25 C
Trabzon
Pazartesi, Temmuz 24, 2017
46. ÇAYKARA’DA TİCARET VE ÖMEROĞLU PARMAKSIZ

46. ÇAYKARA’DA TİCARET VE ÖMEROĞLU PARMAKSIZ

1
335062

Ticaret insanlık tarihi ile başlar. Önceleri fazlalık malların değişimi, daha sonra da altın karşılığı yapılırken, Lidyalıların parayı icat etmesi ile tamamen sembolik değerler karşılığı yapılmaya başlanır.

Çaykara’da, Fetih’ten (M. S. 1461) önce dört ana köy (Zeno, Holaysa, Gorgoras, Pacan) ve mahallelerinde 1200 civarında insan yaşamakta olduğu tarihi belgelerle sabittir. Bu insanların, ihtiyaçlarını gidermek için de bu dört köyün ortasında bulunan, günümüzde Taşören Mahallesi sınırları dâhilinde kalıntıları mevcut olan, Çaykara Kalesi’ni kullandıkları tarihçilerin tahmini görüşüdür. Son yıllarda çevrilen tarihi dizi filmlerinde benzerlerine sıkça rastlanan Çaykara Kalesi’nin ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir. Bununla beraber, bölgedeki benzerleri gibi, Cenevizli tüccarlar tarafından ve fetihten çok önce inşa ettirildiği hususu keza tarihçilerin ittifak ettiği bir husustur.

Fetihten sonra, önceleri memur ve askerler başta olmak üzere peyderpey Müslüman Ahali yerleşmeye başlar Of Boğazı’na. Yerli Gayri Müslim Ahali de işgal olunan her yerde olduğu gibi terk etmeye başlar Çaykara’yı, Of’u. Kimi Ermenistan, kimi Gürcistan, kimi Ukrayna, kimi Beyaz Rusya, kimi Moldova, kimi de Rusya gibi Hıristiyan Ülkelere göç ederler. 1680’lere gelinince, daha çok Kafkaslar üzerinden gelen Müslüman Ahali doldurur Of Boğazı’nı. Gayrı Müslimler tamamen çekilmiş, yeni köyler kurulmuş, Of sahilinden Haldızen Dağları’na kadar vadiler şenlenmiştir.

Kalabalığın artması ile yetersiz kalır Çaykara Kalesi pazar yeri olarak. İhtiyaca paralel bir şekilde yeni pazar yerleri kurulur, Taşhan Pazarı’nda Dernekpazarı’nda, Çaykara ve Sarmaş-Hadi Pazarı’nda.

Çaykara’nın Salı Pazarı ile Dernek’in Cumartesi Pazarı tutunur ve devam eder günümüze kadar. Taşhan’ın Salı Pazarı başarısız kalır, Hadi-Sarmaşın Pazartesi Pazarı ise tamamen tarihe karışır.

Keza başarısız kalan Cuma Pazarı (Küçük Hol) Pazarı yanında zaman içinde, Karaçam, Köknar, Ataköy, Taşkıran çarşıları oluşur. Uzungöl Turistik Çarşısı, son 40 yılda aldığı hızlı mesafe ile, yaz mevsimi boyunca, Çaykara dâhil tüm çarşıları sollar.

Her ne kadar pazar yerleri çoğalır ise de tarih boyunca, bunlara çok yakın köylerin yanında çok uzak köyler de mevcuttur elbette. Her köyde pazar kurmak da mümkün değildir. İkili üçlü açılan dükkânlar da, acil ve basit ihtiyaçları karşılar ancak. Ekonomik değildir çünkü. İster istemez kimi uzak köyde ikamet edenler, yerine göre: 5-10-15-20 ve hatta 25 km.lik mesafelerden gelip, ürettiğini satıp, ihtiyaçlarını almak zorundadır.

Ne mi satacak? Başta yağ, peynir, çökelek olmak üzere, koyun, keçi, sığır, tavuk, yumurta, yün gibi hayvan ve hayvan ürününün yanında, sepet, heybe, yün eldiven, yün çorap, yün başlık, keten bezi ve mamulleri, elma, armut, ceviz, belki fındık (çünkü o zamanlar pek bilinmiyor), muşmula, kestane, fasulye, bakla, kabak çekirdeği, soğan, sarımsak, ot, odun gibi köylerinde yetiştirilen ve el emeği olarak üretilen emek mahsulü…

Buna karşılık, başta gazyağı ve tuz olmak üzere; kibrit, giysi dikmek için bez, parası olan çapula ki genelde yalın ayaktır insanlar; genç kızlara incik boncuk, peştamal, oğluk, (önlük), bulunursa hamsi… vs.

Malını, kimi atla, katırla, eşekle, getirir götürür, çoğunluk ise sırtla.

Üstüne üstlük, köyü uzakta olanlar, yani köyleri normal yaylaların da ötesinde bulunan dağ köylüleri, bir gün öncesinden yola çıkmak zorunda. Akşamı da otelde geçirecek değiller ya… Zaten pek yoktur, olsa da “han” diye anılan bu yerlerde kalmak parayı gerektirir. Çözüm, pazara yakın köylerde, hali vakti müsait insanların evlerinde misafir olma şeklinde bulunur ve devam eder ta ki araba yolları açılıncaya kadar.

Uzak köyler, konumlarına göre en kestirme güzergâhı belirlemiştir ta öncelerden. Kadohor (Çaykara)’da kurulan Salı pazarına en kestirme inilen yollardan biri de Zeleka (Taşören) Köyü’nden geçer.

  1. yüzyılın ikinci yarısında Zeleka’da yaşayan ve Parmaksız lâkabı ile Boğazda namı yürüyen, Ömeroğlu Mehmet oğlu Mehmet (1850-1919), tek erkek evlat olmanın ve arazisinin yeterli bulunmasının avantajı ile hali vakti yerindedir. Ancumah Şeheri’nde de mülkü otağı vardır. Değişik insanı tanır, sözü dinlenir bir kişidir. Toplu olarak bir arada bulunan arazisinin başındaki evine bitişik bir misafirhane inşa ettirir her hafta gelip geçen bu tanrı misafirleri için. Yıllar boyu, yemekleri verilir, rahatları sağlanır bu misafirhanede gelen geçenin.

Parmaksız, yazları ilk olarak dedesinin kurduğu ve çevrenin ilk yaylası olan Evoşka Yaylası’ndaki evine çıkar serinlenmek için.

Günlerden bir Cuma günü yayladadır. Hava, bölgede nadir rastlanır derecede berrak ve serindir. Sabahleyin güneş doğmadan kalkar, eda eder sabah namazını ılık bir rüzgârın eşliğinde. Alelacele kahvaltısını yapar ve terk eder obayı. Amacı yıllardır misafir ettiği arkadaşlarını ziyaret etmek, hal ve hatırlarını sormaktır.

Yola koyulur. Hanımları dâhil çekinir herkes kendisinden. Soramazlar nereye gittiğini. Yol alır Mahakambos, Çahmut, Mutakanto, Manoşer Yaylalarını aşar ve nihayet köylerine varır öğlene bir saat kala dostlarının.

Doğruca camiye geçer, selâm verir avluda oturanlara. Ayağa kalkarlar, selâmını alırlar ama Zeleka’ya inişlerindeki neşe pek yoktur onlarda. Şüphelenir, matem mi tutuyorlar diye, merakla sual eder:

– Hayırdır yaramaz yok inşallah, yakında cenazeniz falan olmadı umarım.

-Yo yo… der muhtar, çok şükür yaramaz yoktur. Seni buralarda görmek şaşırttı bizi biraz, şaşkınlığımıza ver Mehmet Ağa.

Ezan okunur, abdestler alınır, peyderpey gelen hoşbeş eder Parmaksızı; lâkin hepsinde bir sükut ve mahzunluk vardır.

Allah Allah, der kendi kendine Parmaksız. Bu işte bir iş var anlamadığım, ama çıkar ortaya illa ki.

Sünnet, hutbe, farz, son sünnetler, dua ile eda edilir Cuma namazı. Avluya çıkılır. El sıkma ve cumayı sağlıkla eda etme dolayısı ile bir birini kutlama merasimi de tamamlanır.

Kimi tarlaya, kimi çayıra, kimi ormana, kimi koyuna gideceğini beyan ederek teker teker müsaade isterler Mehmet Ağa’dan. Yarım saat içinde imamla yek başına kalır Parmaksız.

Biraz sonra imam da ağır hasta yatmakta olan 90’lık Havva Nine’yi okuma zamanının geldiğini beyan ederek vedalaşır Ömeroğlu ile.

Tek başına kalır Parmaksız, sipsivri minarenin dibinde. Oysa akşam misafir kalmak vardı niyetinde. Öyle ya, hepsiyle bir aile gibi değiller miydi? On yıllardır evinde misafir etmediği hane halkı reisi yok gibiydi bu köyde. Her yıl üç defa, beş defa misafir ettiğinin ise haddi hesabı yoktu.

Lâkin elden ne gelirdi ki. Gerçek çırılçıplak ortadaydı ve kendisi yapa yalnız caminin önündeydi.

Evvela minareye, sonra camiye, daha sonra da köye sırtını döner. Henüz geliş teri tam olarak kurumadan dönüş yoluna koyulur. Başka çaresi de yoktur zaten.

İlerlemiş yaşına ve saatlerce yürümüş olmanın yorgunluğuna rağmen, daha seri ve açık adımlarla alıyordu dönüş yolunu. Adeta yiyor, yutuyordu yolu. Susadıkça, soğuk soğuk suları indiriyordu midesine. Açlık aklına bile gelmiyordu. Yediğini düşündüğü kazık, doyurmuş gibiydi onu.

Bir taraftan hırslanıyor, hırslandıkça da hızlanıyordu. Zaten karanlık düşmeden yaylaya ulaşmak zorundaydı.

Burnundan soluya soluya geçti gerisin geri yaylaları. Sormaya cesaret edenleri de iki kelime ile yanıtlıyordu.

-İşim vardı…

Yatsı ezanının okunması ile eve düşer Parmaksız. Yorgun ve bitkin olduğu kadar da suratından düşen bin parçadır. Hanımları cesaret edip de ne, nerede olduğunu, ne de, niçin bu kadar yorulduğunu sorabilirler.

Allah ne verdiyse yemeye çalışır. Bitkin bir şekilde namazını kılar, yatağa atar kendini.

Ertesi gün yayladan direkt Ancumah’a geçer, evdekilere işlerinin olduğunu, bir süre dönmeyeceğini belirterek.

Yirmi gün sonra, bir Pazar günü döner Ancumah’tan. Bu sefer köye gelmiştir. Dört hanımından ikisi köydedir. Ertesi gün öğleden sonra çıngırak sesleri duyulur Kof Ali Mahallesi’nden. Gittikçe yaklaşır sesler ve evinin önünde susarlar.

Gelen yirmi gün önce ziyaret ettiği dağ köyünün sakinlerindendir.

Buyur eder misafirini Parmaksız, hiçbir şey olmamış gibi. Yükünü indirir, atını da ahıra bağlar misafir, kendi eliyle, ezbere bildiği yere. Yemeği verilir, kahvesi sunulur, istirahata çekilir konuk evinde.

Evin önünde, yüksekçe balkondan gözlenebilen, Zeleka şartlarına göre büyükçedir tarlası Mehmet Ağa’nın. Mısırlar püsküllenir, ayı domuz gibi yabaniler, aç karınlarını doyurmak için gece ziyaretlerini sıklaştırır tarlaya.

Yatsı namazı okunur, namazlar kılınır; el ayak çekilmeye başlayınca, Parmaksız kapısını çalar konuğunun. Elinde köz gibi ışıldayan bir mavzer tüfeği ile. Efendi! Der:

– bu akşam çok önemli bir işim çıktı, Holaysa’ya gitmem gerekiyor bir anlaşmazlığın halli için. Lâkin yabaniler malum tarlaya dadanır oldu bu günlerde. Balkonda oturur, bu tüfekle tarlayı gözler ve bir sallantı falan olursa ateş edersen çok makbule geçecek. Mümkün mü?

Kabul eder misafir teklifi tereddüt etmeden. Alır tüfeği balkona geçer. Zaten orada serili bulunan kanepe rahat, hava da ılıktır. Sevinir de biraz bu maceraya.

İyi geceler dileyerek ayrılır Parmaksız, eve geçer. Dâhili merdivenden ahıra iner atın bağını çözer, ahırın kapısını açar, yukarı çıkıp dinlenmeye çekilir.

Tam derin uykuya dalmıştır ki, patlayan silah sesleri ile uyanır. Hiç kıpırdamaz yerinden. Hani Holaysa’dadır ya!..

Tarlada da kıpırtılar kesilir epey süren homurtulardan sonra. Çekinir nişancı, sonucu gidip görmeye. Ya ölmediyse hayvan. Ya can havli ile saldırırsa… Boş ver yarın bakarsın gün ışıyınca. Ölmüşse leşi ordadır, ölmemişse de kaçmıştır… Çok da önemli değil, diye düşünür ve odasına çekilir, yatar uyur o da.

Holaysa’dan dönmüş gibi, tekmil kıyafeti ile başına dikilen Parmaksızın gölgesi ile uyanır nişancı. Heyecanla doğrulur.

– Hoş geldin Mehmet Ağa, umarım hallettin işini. Ben de indirdim sanıyorum yabaniyi. Ama korktum gidip bakmaya. Çok da uykum vardı, uyudum deliksiz bir şekilde. İstersen beraber bakalım, vurabildim mi?

Çıkarlar misafirhaneden. Nişancı önden yürür heyecanla. Merak etmektedir sonucu. Patika yoldan biraz yürüdükten sonra mısır tarlasına dalarlar. Tamam vurdum! diye haykırır nişancı uzaktan, lâkin yaklaştıkça sesi kesilir, heyecanı korkuya dönüşür, feryat etmeye başlar ağlayarak.

– Atım, atım, atımı vurmuşum Mehmet Ağa, atımı vurdum, ben ne yapacağım şimdi. Ocağım battı, ne ile taşıyacağım yüklerimi, otumu, odunumu. Aç kalacak çocuklarım Mehmet Ağa. Battı ocağım Mehmet Ağa…

Birkaç dakika devam eden feryatlar dinmeye başlayınca, sözü alır Parmaksız ve yanıtlar suratına garip garip bakan misafirini, manalı bir şekilde:

– Ben sana ne edeyim Efendi. Dağa gelir adamını tanımazsan, köye gelir, atını tanımazsan, olacağı budur. Geçmiş olsun.

Başka bir at çağırır, malını yükletir, suratına bakmadan pazara gönderir nişancıyı.

Birkaç gün sonra da ortak bir tanıdıkla atının parasını…

Lafı da mal olur Çaykara Kültürü’ne ve fırlatılır günümüze kadar, benzeri davranışta bulunanların suratına.

ahmetms

 

 

Ahmet MUTLUOĞLU

İstanbul-Çamlıca, 29. 11. 2016

KAYNAKLAR:

  1. www. caykaragazetesi. com/Nov 3, 2016 – Çaykara İlçesinin Tarihi, Ahmet Cemal NİYAZOĞLU , 03. 10. 2016
  1. 2. caykaragundem. com Çaykara Tarihinden Bir Sayfa (Makale), Prof. Dr. Necati Ağırralioğlu , 19. 12. 2015
  1. http://necatiagiralioglundan.blogspot.com.tr/ Haziran 2016, Çaykara Kalesi (Makale)
  1. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 29. Araştırma Sonuç Toplantısı- Cilt 2, Yayın No: 153/2 Hazırlayan: Adile Özme, Ankara 2012
  1. http://www. caykaragazetesi. com/tarihi-carsidan-at-ciftligine-sarmac-carsisi/ Sami Ayan, Tarihi Çarşı Sarmaç

KAYNAK KİŞİLER:

  1. Orhan Takaoğlu, İrfan Oğlu, )1946-…)
  2. Ahmet Özbilgi, Emin Paşa Hasan Bey Oğlu, (1940-…)
  3. Eyüp Güney, Yusuf Kemal Oğlu, (1950-…)

 

1 YORUM

  1. Yorumlarınızı da alalım Arkadaşlar. Unutmayın ki yazacaklarınız torunlarınızın torunlarına, onların da torunlarına ulaşacak.

CEVAP VER

veya